İslami Finansın Tarihsel Gelişimi – I

  • İslami Finansın Tarihsel Gelişimi

İslam, hayatın her yönüyle ilgilenen bir din olması hasebiyle, günlük hayatın merkezinde yer alan rızkın temini ve idamesine yönelik olarak yapılan alışveriş ve ticari faaliyetlerle ilgili  düzenlemeler getirmiştir. Bunların başında da faiz yasağı gelmektedir. İslam dini faizin her türlüsünü yasaklamış, paradan para kazanma yerine ticareti ve iş ortaklıklarını teşvik etmiştir.

İslam’ın gelişiyle beraber faiz uygulamasına karşı çok sert tedbirler alınmış ve tamamıyla ortadan kaldırılması hususunda mevcut olan hükümlere dayanarak faiz uygulaması çok zayıf kalmıştır. Dört Halife dönemince devam eden fetihler Emeviler (641-750) ve Abbasiler (750-1258) dönemince de sürdürülmüş ve İslam coğrafyasının sınırları Atlas okyanusundan Hint okyanusuna kadar genişlemiştir. Bu genişleme hem faiz yasağının uygulanabilirliğini zorlaştırmış hem de bu fetih hareketleri sayesinde farklı ülkelerdeki bazı önemli iktisadi merkez ve pazarlar Müslümanların eline geçmiş ve bu bölgeler İslam ortak pazarı haline gelmiştir. Bu genişleme ve gelişmeler, ticaretin gelişmesine paralel olarak banka görevi görecek olan mali kurumların oluşturulması gerekliliğini de kaçınılmaz kılmıştır. Bunun yanında devletin gelir ve giderlerinin takibi, para siyasetinin tayini gibi konuları da yerine getirecek kurumlara ihtiyaç duyulmuştur. İslamiyetin gelişinin ardından bu ve benzeri hizmetler Beyt-ül Mal, Sarraflar, Cehzebler, Yardım Sandıkları, Para Vakıfları ile Mudarebe Şirketleri tarafından icra edilmiştir.

İslam dini ticari faaliyetleri teşvik ederken bu faaliyetlerin İslami kurallar çerçevesinde yürütülmesi noktasında bir takım kurallar koymuş, zamanla bu kurallara ve düzenlemelere uygun finansal ürün ve kurumlar ortaya çıkmıştır.

İslam’dan önce de varolan iş ortaklıkları İslam’ın gelişi ile birlikte devam etmiş hatta teşvik edilmiş, Hz. Muhammed (s.a.v) de mudarabe yöntemi ile ticari faaliyette bulunmuştur. İslam’ın iş ortaklıkları modelinin, özellikle mudarabe şirketinin Avrupalılar tarafından commenda olarak iş hayatına transfer edildiği ve şirket kültürünün (Anonim şirketler hariç) Avrupa’da bu şekilde yaygınlaştığı değerlendirilmektedir.   

Modern anlamda banka kurumu ortada yok iken Müslümanlar büyük fütühât hareketi
dolayısıyla geniş bir coğrafyada ticaret yapıyorlardı. Bâbillilerden beri varlığı bilinen
sarraflar, daha İslâm’ın ilk asrından itibaren geniş coğrafyaya dağılmış olan Müslüman
tüccarların kredilendirilmesi, işlemlerin hızlandırılması ve sigortalama işlemlerinin gelişmesi
konularında etkin bir rol edinmişlerdi. Konuyu biraz daha açacak olur isek, örneğin sarrafların
ihraç ettiği süftece veyahut poliçe bugün havale ve seyahat çeklerinin yerini tutmaktaydı. Bu
ise, kâğıt para uygulamasının olmadığı, madenî para rejiminin hüküm sürdüğü bir dönemde
paranın naklini kolaylaştıran bir uygulama demektir. Bir başka enstrüman ise normal
ödemeler ve ödeme emirlerinde kullanılan sakk yani günümüzdeki adıyla çektir. Arapça’da
sakk olarak kullanılan Farsça çek kelimesi batı dillerine aslî şekil ve anlamıyla geçmiştir. Bu
süfteceler ve çekler, İslâm coğrafyası dışındaki bölgelerde bile tüccarlar tarafından kabul
edilmekteydi.

Yukarıdaki bilgiler ışığında günümüz bankacılık faaliyetleri kapsamında kullanılan bazı ürün ve hizmetlerin İslam coğrafyasında öteden beri kullanıldığı ve bu uygulamaların zamanla Avrupa’ya taşındığı ve geniş bir uygulama sahası bulduğu görülmektedir.

    • Beyt-ül Mal

Kelime anlamı “mal evi” olan beytülmâl bir terim olarak devlete ait malların muhafaza dildiği fizikî mekânı ifade ettiği gibi devlete ait taşınır taşınmaz malların bütününü ve bunların idaresiyle ilgili hukukî kurumu da ifade etmektedir. Bu geniş anlamıyla beytülmâl, devlete ait her türlü mal varlığının ve gelirlerin toplandığı, harcamaların yapıldığı, haklara ve borçlara ehil bağımsız bir kurum olarak karşımıza çıkmaktadır.

Beyt-ül mal’ın genel ifade ile devlet hazinesi olarak görülmesi ve buna uygun gelir ve giderlerin burada toplanmasının yanında bizim konumuz açısından farklı bir fonksiyonu olduğu da görülmektedir.

Bunların başında onun şahıslara borç vermesi gelmektedir. Özellikle İslâm tarihinin ilk dönemlerinde beytülmâlin bu fonksiyonunun büyük işlerlik kazandığını söylemek mümkündür. Meselâ İbnü’l-Esîr, Hz. Ömer’in Hind bint Utbe’ye beytülmâlden 4000 dirhem borç verdiğini ve Hind’in bu parayı ticarî faaliyetlerinde kullandığını nakleder (el-Kâmil, III, 62). İbn Sa‘d ve Taberî bizzat Hz. Ömer’in de muhtelif vesilelerle beytülmâlden borç aldığını rivayet ederler. Hz. Ömer’in halifeliği zamanında Basra valiliğinde bulunan Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, halifenin iki oğlu Abdullah b. Ömer ve Ubeydullah b. Ömer’e Basra beytülmâlinden Medine’deki merkez beytülmâline götürülmek üzere bir miktar para vermiş, onlar da bu para ile Irak’tan ticaret malı alıp Medine’ye götürmüşler ve orada satıp beytülmâlin parasını ödemişlerdir. Hz. Ömer bu ticaretten elde edilen kârın yarısını beytülmâl için alıkoymuştur.

    • Sarraflık ve Cehbezlik

“Genelde aynı anlamda kullanılan iki müessese – cehbezlik ve sarraflık – ortaçağ İslam dünyasında, bir bankanın icra edeceği tüm fonksiyonları üstlenmiştir. Aslında daha doğru bir ifadeyle, bu iki kurum, günümüz bankacılığının öncülleri / selefleridirler. Sarraf, Arapça, harcamak anlamına gelen ʽsarfʼ kökünden gelir ve terminolojide, farklı ayarlarda eski-yeni, yerli-yabancı, altın-gümüş pek çok farklı parayı birbirlerine dönüştüren, bu sırada oluşan fiyat farklılığından yararlanan meslek erbabı anlamındadır. Sikke eksikliği veya denksizliği, para değişimi için aracı olan bu kurumun değerini arttırmıştır.

Cehbez kelimesi ise Farsçadan (Farsça kehbed =içinde maldan eritilen kap’tan) Arapçaya geçmiştir. Sözlük anlamı efendi, sahip, müdür, olduğu gibi adil tahlilci, iyiyi kötüden ayıran kimse olarak da geçer. Yani analizcidir, altının saflığını analiz eder, belki piyasa analizcisi gibi bir anlamı da vardır. Cehbezler, daha sonradan ortaya çıkmıştırlar, daha geniş çapta çalışır ve faaliyetleri ile sık sık yarı resmi bir hüviyete bürünür. Ayrıca sarraflıkta paranın mübadelesi söz konusudur, başlı başına bir meslektir. Cehbezlik ise doğrudan doğruya “bankacılık” ile eşdeğerdir. Cehbezlerin çoğu tüccarlıktan bu işe girmişlerdir, sarraflar ise hep sarraftırlar. Yine de cehbezlerin ve sarrafların faaliyet alanları, sınırları belli olmayacak biçimde birbirine karışır. Abbasîler döneminde, ticaretin gelişmesine paralel olarak sarrafların (diğer bir adlandırma ile sayrafî’ler) aşağıdaki üç faaliyeti yürütmeye başlamaları, onları bankacı olarak adlandırmamızı haklı kılmaktadır. Çünkü bu üç faaliyet, modern bankacılığın tüm unsurlarını içerir:

Borç verme
Emanet para kabul etme
Darphane ile halk arasında aracılık yapma”

Sarraflar en gelişmişi Bağdat olan kimi büyük ticaret merkezlerinde hesap açıp
daha sonra hesap sahiplerinin talimatıyla bir hesaptan diğerine havale yapmaya
başladıklarında, kendi mesleklerini bankacılığa dönüştürme yoluna girmiş oldular. Bu
gelişmenin bir sonraki adımı ise aynı şehirdeki bir bankadan diğerine, daha sonra ise bir
şehirdeki banka hesabından başka bir şehirdeki bankaya havale yapmaktı. Bazen sarrafların Bağdat’taki Derb-i Avn ve Basra’daki Halkatu Ashabi’l-İyne gibi kendilerine özgü merkezleri de olurdu. Bu bankacılar, hem faizsiz cari hesapları hem de faiz ödenen ve bunun için paranın belli bir müddet hesapta tutulması gerektiren mevduat hesaplarını yönetmekteydiler. Faiz ödenen hesap modeli, hesap sahibinin parasını – geri çekme ihtimalini bertaraf ederek –
kullanabilmeye olanak sağlıyordu. Bu sayede bankerler, uzun vadeli ve geniş çaplı ticari
girişimlere yatırım yapabilmekteydiler. Bu dönemlerde bankalar, uluslararası ticarette
paranın bir yerden diğerine transfer edilmesi görevini üstlenen en önemli geçiş
noktalarıydılar. Aynı zamanda bankalar, para, muaccel senet (ibrazında ödenecek senet),
suftece (uzak bölgelerde kullanılan kambiyo senedi), havâle (ödeme emri); sakk (çek)
ihraç etmeye de yetkiliydiler. Bankacılar, kendilerine emanet
bırakılan mevduatı koruma ve işletme karşılığında ücret aldıkları gibi, suftece benzeri
değerli kâğıtların nakde çevrilmesi sırasında da belli bir komisyon alıyorlardı. Bu sebeple
kendilerine cehbez veya sarraf denildiği gibi bazen simsar (aracı / komisyoncu tüccar)
da denilmekteydi. Komisyon miktarı tüm kaynaklarda 1 Dinar’a 1 Dirhem oranında
standardize edilmiştir. Para takasındaki değer kayıpları ise bankacının değil, müşterisinin
hesabından düşürülürdü.

Abbâsî halifeleri Mansûr (754-775) ve Hârûnürreşîd (786-809) devirlerinden itibaren kaynaklarda cehbezden sıkça söz edilmeye başlanmıştır. Cehşiyârî, Hârûnürreşîd döneminde Mısır divanına bakan Ömer b. Mihrân’ın bir kısım hediyelerin satılıp paraya çevrilmesi işini cehbeze havale ettiğini kaydetmektedir (el-Vüzerâʾ ve’l-küttâb, s. 220). Muktedir-Billâh zamanında (908-932) cehbezler hemen bütün şehirlere yayılmışlar, sarraflık ve ticaretten büyük servetler elde etmişlerdi.

Selçuklular döneminde de cehbezler, zenginlere ve devlet adamlarına ait paraları kâr karşılığı kullanmışlar, bazan devlete kredi açmışlar ve buna mukabil bir kısım vilâyetlerin vergilerini iltizam usulüyle kendileri toplayıp almışlardır. Irak dışında bu işleri çoğunlukla müslümanların yürütmesine karşılık Büyük Selçuklular döneminde cehbezlikte yahudilerin ilk sırayı aldığı görülür.

Bankacılık faaliyetlerinde Karimî Tüccarlarının da çok özel bir yerleri vardı. Oluşturdukları Reisü’l-Karimî makamı ticareti denetlerken, aynı zamanda oluşturulan fonların uygun yatırımlara dönüşmesinde rol almıştır. Böylece onlar Mısır’ın para piyasaları üzerinde nüfuz kazanmışlar, hatta devlete de gerektiğinde kredi vermişlerdir. Akdeniz ticaretinde de ticaret ile bankacılık faaliyetlerini birlikte yürüten büyük Müslüman tüccarlardan bahsedilir. İbn Cübeyr, Dımaşk Şehri’nin iki büyük tüccarından bahsederken onların bir nevi bankacılık sistemi ile çalıştıklarını anlatmaktadır. 14.yüzyıl başlarında İskenderiye’sinde bir tüccar, ticaret ile uğraşırken aynı anda bir leasing işletmesini yürütüyor diğer yanda hazineye borç para verme ve kefil olma şeklinde bankacılık faaliyetlerine dâhil oluyordu

Karimi tüccar aileleri, iş hayatlarına ek olarak, önemli finansal potansiyelleri sayesinde İslâmî
kapitalizmin tarihinde de önemli bir rol oynadılar. Büyük projelerin finanse edilmesi, onların sermaye elde etme ve borç ve birikimlerin yönetimi amacıyla geliştirdikleri bir tür bankacılık müessesini idare etme yöntemlerinden biriydi. Onların en iyi müşterileri yalnızca Frank tüccarlar değil, aynı zamanda kendilerine kredi vererek ve gerektiğinde asker ve silah temin ederek yardımda bulundukları sultanlar ve emirlerdi. Kârimî tüccarları, İslâmî kapitalizmin tarihinde, dönemlerinin Mısır İmparatorluğunun dışındaki diğer girişimcilerinden ve kendilerinden önceki (12. yüzyıldan önce) toptancı tüccarlarından önemli bir şekilde farklılık arz ederler. Ne toprak sahibi ne de vergi tahsildarlarıydılar. Onların kapitalizmi ticarete ve
finansal işlemlere dayanmaktaydı.

    • Emek – Sermaye Ortaklığı (Mudarebe)- Sermaye Ortaklığı (Müşareke)

Bir ortaklık kurumu olan Mudarebe, İslam öncesine dayanmakta ve İslam’a göre de meşru kabul edilmektedir. Mudarebe, İslam tarihinin hemen her döneminde bulunan ve iş adamları ve sermayedarlar tarafından başvurulan bir yöntemdir. Bu yönteme verilebilecek en önemli örnek Hz. Muhammed’in (s.a.s) eşi Hz. Hatice ile yaptığı mudarebe ortaklığıdır. Bu ortaklık kapsamında Hz. Muhammed (s.a.s) Şam, Yemen ve Ürdün seferlerine çıkıp tabaklanmış deri, yün ve hurma götürerek karşılığında hazır giysiler ve kumaş almaktaydı. Bunu izleyen dönemlerde dört halifeden Fatimiler ve Eyyübilere kadar tüm dönemlerde mudarebe kullanılmış ve büyük ticari işler gerçekleştirilmiştir. Mudarebe, Osmanlı döneminde de kullanılmış, bilhassa gemi ticaretinde çok geniş bir uygulanma alanı bulmuştur. Mudarabe kurumu, ortaklık sistemini çağdaş yöntemlerle uygulayan günümüz faizsiz bankacılığının esasını oluşturmaktadır.

Diğer bir ortaklık olan Sermaye ortaklığı (Müşareke) , her iki tarafın da sermayeye katıldığı ortaklık olarak tanımlanabilir. Bu ortaklıkta kâr anlaşmaya göre paylaşılır; ancak zarar sermayedeki hisseye göre dağıtılır.

Mudarebe ve müşakere ortaklıkları, fıkha dahil edilmeleri, dolayısıyla standartlaşmaları ile birlikte tüm İslam dünyasına yayıldı. Daha da önemlisi, eldeki kanıtlar bu kurumun akıl almaz esnekliğinin yanı sıra evrenselliğini de yansıtacak şekilde sadece coğrafi alana değil, zamana da yayılmasıdır.

    • Sandıklar

İnsanların finansmana olan ihtiyaçları her dönem farklı yöntem ve kurumlar
üzerinden sağlanmıştır. Osmanlı’da da para vakıfları bu ihtiyacı karşılayan kurumların başında gelmiştir. Osmanlı devletinin zayıflaması ile verilen imtiyazların bir sonucu olarak finans sistemi yabancıların kontrolüne geçmiştir. Bu durum karşısında “milli bankacılık” girişimleri başlamıştır. Buna ilk örnek olarak Mithat Paşa’nın girişimi ile 1864 ve 1866 yıllarında sırasıyla kurulan Memleket (1880 yılında menafisandığına çevrilmiştir) ve Emanet sandıkları gösterilmektedir. Bu inisiyatifler ile halkın finansman ihtiyaçları “milli” kuruluşlar üzerinden çözülmeye çalışılmıştır.

Yüksel Keleş